Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi,

Mekteb-i Mülkiye

Büyük bir mutlulukla adım attığım fakat yedi senedir çıkmayı bir türlü başaramadığım fakültemin çok değerli konukları vardı.

SBF-DER’in düzenlediği “Konuşamadıklarımız” adlı sempozyumun ikinci gününde konuşmacılar;

Tanıl Bora, Metin Tekin, İbrahim Altınsay ve Taraftar Hakları Dayanışma Derneği Başkanı Kemal Ulusoy’du.

Tanıl Bora’nın ifade ettiği gibi kırmızı-siyah-beyaz bir gün oldu. Çünkü konuşmacıların ikisi Beşiktaş, ikisi ise Gençlerbirliği taraftarıydı. Günün konuşma başlığı “Endüstriyel Futbol” olunca yazılarını Against Modern Football isimli köşede yayınlayan ben de tabiî ki ordaydım.

Türkiye’de endüstriyel futbol, futbolcuların ve taraftarların politik duruşları ve Passo-Lig uygulaması günün öne çıkabilecek başlıklarıydı.

Futbolun evrimini anlayabilmek, daha doğru bir ifadeyle futbol endüstriyel futbol kavramını doğru kullanmak için öncelikle Avrupa’da ve Türkiye’de bu kavramın kullanımı arasındaki yerindeliği incelememiz gerekiyor. Futbolun ve kapitalizmin beşiği İngiltere’de futbolun gerçekten bir endüstri olduğundan söz edebiliriz. Kapitalist kurallara göre işleyen, bir mal üreten ve bunu pazarlayan bir endüstri. Futbolun romantizmi içinde bu işleyişe yer olmadığını bu sporun kar odaklı değil duygu odaklı bir aktivite olduğunu tartışabiliriz. Bu güzel oyunun, uçuk rakamların döndüğü, farklı sermaye kaynaklarının para akladığı, insanların gönül verdiği renklerin, güçlü, zengin adamların oyuncağı haline geldiği bir sektöre dönüşmesi bu tartışmanın önemli savları olabilir. Fakat Türkiye özelinde işin daha acısı, ne gerçek anlamda endüstrileşebilmiş ne de doğallığını sürdürebilmiş olmasıdır.

İbrahim Altınsay’ın tespiti ile,

“Türkiye her konuda olduğu gibi ayağının sadece birini eşiğe atabilmiş, modernleşmeye endüstrileşmeye çalışan, fakat diğer ayağı hala içine işlemiş olan yarı-feodal, ahbap-çavuş ilişkisi ile yürüyen sisteme basan bir durumda. Endüstriyel futbol Türkiye’de işin içinden sıyrılmak için kullanılan içi boş bir kavram. Futbol bir değer üretmiyor, tamamen Spor Toto Süper Lig, Ptt Birinci Lig, Ziraat Türkiye Kupası isimlerinden anlayabileceğimiz gibi devlet desteği ile ayakta duruyor. Yayın gelirinin yüksek olmasının sebebi de yine ligin kalitesi veya futbolun üretim kalitesi değil yayıncılar arası rekabetin şişirdiği bir rakam. Bu gelirler çekildiği anda ortada endüstri falan kalmayacağı gibi sistem olduğu gibi dibe vurur.”

İçinde bulunduğumuz futbol ortamını çok güzel özetleyen bu tespit aslında şikâyet ettiğimiz şeyi dahi doğru dürüst yapamadığımızı yüzümüze vuruyor. Ortada pazarlanmasını tartışacağımız bir ürün bulunmamakta. Kulüplerin gerçek sahipleri olan taraftarlar yönetimde söz sahibi olamazken, kulüpleri futbolu çok iyi bildiğini zanneden işadamları yönetiyor. İşin içinden çıkamayacağını anladığı anda federasyon başkanlığına geçiş yapan da var arkasına bakmadan kaçan da. Kaçmayıp koltuklarına yapışanlar ise tüm futbolcuları lise öğrencisi gibi sakal traşı olmaya zorlamakta, bazıları da daha ileri giderek, Başkan da benim, Teknik Direktör de benim, hatta stad da benim, daha da sokmam sizi içeri diyebilmekte.

Futbolun teknik yönü zaten iyi yönetilmemekte bu konuya daha önce değinmiştim, fakat işin ekonomik boyutu da bir o kadar içler acısı. Biz yapsak başımız çok ağrıyacak vergi usulsüzlüklerini yapabilen kulüpler, ürettikleri ürünün karşılığından çok daha fazla olan gelirlerin yönetimini de doğal olarak yapamamakta. Öyle ya kolay gelen parayı harcaması da kolay oluyor. Tüm bunların sonucunda ortaya korkunç bir paranın döndüğü fakat rasyonel yönetilemeyen bir “sektör” çıkıyor.

Yer Siyasal Bilgiler Fakültesi olunca futbolcuların ve taraftarların sahip oldukları politik duruş ve bunu ne kadar ifade edebildikleri konuşmanın bir başka konusu oldu.

Metin Tekin bu konuda ki düşüncelerini,

“ Eskiden futbolculuk içerisinde apolitik bir kimlik barındırırdı. Çok iyi bir şeymiş gibi –Ne sağcıyım, ne solcu, futbolcuyum futbolcu- derdik. Oysa hepimiz insanız ve hayata dair fikirlerimiz var, ancak çoğu zaman futbolcular üst klasmanlara yükseldiklerinde, entelektüel temeli olmayan sadece maddi durumlarındaki artışın sebep olduğu sosyal statülerinde ki yükselme sonucu hayata dair fikirlerini açıklamaktan kaçınır oldular veya hayata dair fikir üretmemeye başladılar. Yetiştikleri kültürdeki düşüncelerini yeni statülerine taşıyamadılar” sözleri ile ifade etti.

İbrahim Altınsay ise, futbolcuların sistem tarafından ergenlikte takılı bırakıldığını, yöneticilerin futbolcular ile kurduğu abi-kardeş, baba-oğul ilişkilerinin, ortaya vergisi dahi kulüpler tarafından ödenen, abartılı tüketim yapan, zengin yaramaz çocuklar çıkardığını ve bu kimlikteki futbolcuların politik duruş sergilemek, sendikal faaliyette bulunmak gibi bir niyetlerinin olmamasının çok doğal olduğunu belirtti.

Futbolcuların da birer insan olduğunu unutmamamız gerekiyor. Hayatta her şeyi yolunda giden maddi durumu iyi insanların ezilenler için mücadele ettiğini görmek de mümkün, ezilen sömürülen sınıfa dahil olduğu halde dünya umurunda olmayan insan görmek de. “Zengin” olan “fakir” için, “Türk” olan “Kürt” için fikir üretmeye başladığında politik alana müdahil olur. Zaten politik bir duruş sergilemek tam da polisin bizi çağırdığı doğru adları reddetmek değil midir? Dolayısı ile futbolcunun siyasal pozisyonunu futbolcu olmayan bir insanınkinden ayırmak çok da sağlıklı değildir. Onlar da tıpkı her insan gibi, rant peşinde siyasi gömlekler giyebilmekte veya tam aksine işleri yolunda giderken “aykırı” olanı ifade ederek tepetaklak olmayı göze alabilmektedir. Genelleme yapmak bizi bu konuda ciddi yanılgılara düşürür. Deniz Naki’nin yaşadıkları hatırlanırsa aslında futbolcu kimliğinden bağımsız olarak insanların ne kadar ifade özgürlüğüne sahip olduğu anlaşılır. Zaten hayata dair fikir üretmekten kaçan insan bir de maddi olanaklara kavuştuğunda kendini iyice soyutlar bunu mutlaka kabul ediyorum ancak o maddi imkanlara sahip olmayan, fikir üretmekten korkan veya üretse de ifade etmeye çekinen insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşadığımızı unutmamamız gerekiyor.

Taraftarların politik duruş sergilemesinin geçmişi daha eskiye dayanıyor. Doğuşundan beri seçkinlerin sporu olmayan futbol genellikle işçi sınıfına veya alt tabakaya hitap etti. Bu birliktelik ise aidiyet kültürünü yarattı ve işçi kültürü tribün kültürüne evrildi. Türkiye’de de futbolun hitap ettiği tabaka aynı olsa da, değil bir sınıf kültürü yaratmak sosyal bir bilinç yaratmaktan dahi uzak kaldı. Tribünlerin yani Türkiye’de Endüstriyel Futbol tartışmasında tüketici olan tarafın da bilinçli davrandığını söylemek çok doğru olmaz. Etkin taraftar grupları kitlelerin bilinçlenmesine ön ayak olmak yerine kulüp üzerinde yarattıkları vesayeti kendi çıkarlarına bedava bilet-deplasman yönelik kullanmaktalar. Türkiye’de Ultras kültürünün çok yaygın olmamasının bir sebebi de bu.

Taraftar gruplarının politik misyonlar yüklenmesi çoğunlukla Çarşı’nın siyasal alana müdahil olma çabasını her platformda göstermesiyle, bir taraftar grubundan çok demokratik kitle örgütü gibi hareket etmesi ile başladı diyebiliriz. Ancak siyasal öznelerin kendi yapamadıkları muhalif çıkışları adeta Çarşı’dan bekler hale gelmesi sonucu, siyasal partilerin sahip olduğu güvencelere sahip olmayan Çarşı kendisini bir anda tüm Gezi Olayları’nın faturasını öderken buldu. Dolayısı ile birer özne olarak taraftar gruplarının düşüncelerini ne derece özgürce ifade edebildikleri tartışılır.

Passo-Lig ise konunun hukuki mücadelesini veren Taraftar Hakları Dayanışma Derneğinin Başkanı Kemal Ulusoy tarafından ele alındı. Passo-Lig uygulaması hem adli yargı düzeninde Tüketici Mahkemesine hem de idari yargı düzeninde Danıştay’da farklı taleplerle dernek tarafından dava edildi. İşin içerisine muhtelit karma ilişkiler girdiği için, uygulamanın farklı bölümlerine farklı yargı düzenlerinde müdahale etme çabası faydalı duruyor. Passo-Lig uygulamasında hem akit ilişkisi hem de kamu gücü kullanımı olduğu açık. Dernek Tüketici Mahkemesinde 6222 sayılı yasanın elektronik kart ile ilgili kısımlarının Anayasaya aykırı olduğunu iddia etmiş, Danıştay’dan ise yasanın uygulama yönetmeliklerinin iptalini istemiştir. Tüketici mahkemesi Anayasaya aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına vardı ve bunu bekletici sorun sayarak Anayasa Mahkemesine taşıdı. Tedbir talebi ise yine reddedildi. Anayasa Mahkemesi 6222 sayılı yasanın ilgili hükümlerinin Anayasaya aykırı olduğunu tespit ederse Passo-Lig uygulaması ortadan kalkacak gibi duruyor. Peki Passo-Lig’e neden karşıyız, kamuoyunca bilinen fişleme, kişisel bilgilerin pazarlanması, bankaya sağlanan rant gibi konular dışında işin başka bir boyutu taraftarlar tarafından sıkça dile getirilen kontrol edilebilen makul taraftar yaratma amacı. Şiddeti sosyolojik boyutundan ele almayarak, yapısal önlemlerle hele ki bir kart yardımı ile kayıt tutarak tehdit ederek önleyebileceklerini düşünmeleri ise, asıl amacın şiddeti önlemek olmadığını hissettiriyor. Tanıl Bora, bu uygulamanın, şiddeti ve olumsuzlukları önlemede başvurulan iki örnekten (Thatcher yöntemi ve Almanya’da uygulanan yöntem) İngiltere’de uygulanana benzediğini söylemekte çok haklı, Thatcher Uefa’nın verdiği cezaya karşı “Bizim hayvanlara bu ceza az” çıkışını yaparak cezanın uzatılmasını sağlamış ve İngiliz takımları 5 sene Avrupa’ya gidememişti. Bizde ki bakış açısı da paralel şekilde, taraftarları baskı ve yasaklama ile ıslah edilmesi gereken potansiyel suçlular olarak görüyor. Oysa Almanya’da sorunların çözümü taraftarların aktif rol oynadığı, karar süreçlerine katıldığı demokratik yöntemler ile aranmakta. Bir consensus oluşturmadan, taraftarı tehdit ve baskı unsuru ile kendi algılarındaki doğru yola sokma amacı, bugün gördüğümüz şekilde, zaten bir şey üretmeyen futbolumuzdan taraftarı da kaçırmış durumdadır.

İçinde bulunduğumuz durumu doğru anlamak ve çözüm yolları üzerine fikir üretme konusunda çok büyük fayda sağlayan, “konuşamadıklarımız”ı konuştuğumuz bu sempozyumu organize eden SBF-DER’e ve katılımcılara kendi adıma bir teşekkür borçluyum.

http://www.medyaspor.com/kose-yazilari/konusamadiklarimiz-564