Özgürlük, vicdan ve insanın kendi kendisinin tanığı olması üzerine

Issız Adada Ahlak Mümkün mü?

Bir insanı ahlaklı yapan şey nedir? Doğru olanı yapması mı, yanlış yapabilecekken yapmaması mı, yoksa yanlış yapmasının hiçbir bedeli olmayacağını bildiği hâlde yapmamayı seçmesi mi?

Bu soruların aynı anlama geldiğini düşünebiliriz. Oysa aralarında önemli bir fark vardır. Çünkü insanın doğru davranmasıyla, doğru davranmak zorunda olmadığı bir durumda doğruyu seçmesi aynı şey değildir. Birincisinde davranışın kendisini görürüz; ikincisinde ise o davranışın arkasındaki gerekçeyi sorgulamaya başlarız.

Kimse bizi görmüyorken çöpümüzü yere atar mıyız ? Ardımızdan gelen yok, kamera yok, ceza ihtimali yok. Çöpü yere atmamamızın bize kazandıracağı bir takdir de söz konusu değil. Yine de atmıyoruz. Belki de atıyoruz. Atmadığımız senaryoyu düşünüce sorumuz şu, peki neden? Çevre kirlenmesin diye mi? Temizlikçilere duyduğumuz “merhametten” mi? Yoksa soyut şekilde yanlış olduğunu bilmemiz yeterli mi? Bu gerekçeler birbirini dışlamaz. Ama bizi asıl ilgilendiren, insanın kendi davranışının nedenini ne kadar bildiğidir.

Çöpümüzü çöp kutusu bulana dek elimizde taşıdığımızı hayal edin, o esnada birisi bizi gördü. Bizi takdir ettiğini düşündük. Hoşumuza gitti. Şimdi geriye dönüp davranışımızı sorgulamaya başladık: Acaba doğru olanı yaptığımız için mi mutluyuz, yoksa doğru insan olarak tanındığımız için mi? Doğru insan olarak hissetmek kendi egomuzu mu besledi?

Takdir edilmekten hoşlanmak, yaptığımız şeyin ahlaki değerini ortadan kaldırmaz. Fakat bu ihtimal, daha rahatsız edici bir soruya kapı açar: İyilik yaptığımızı kimsenin bilmeyeceğinden emin olsaydık, iyilik yapmaya aynı ölçüde istekli olur muyduk?

İnsan yalnızca cezadan kaçınmak istemez. Beğenilmek, kabul görmek, iyi biri olarak tanınmak da ister. Bazen başkalarının bizi yargılamasından korktuğumuz için değil, onların gözünde nasıl biri olduğumuzu önemsediğimiz için davranışlarımızı düzenleriz. Böylece dışarıdaki otoriteyi içimize taşırız. Artık bizi denetleyecek birine ihtiyaç yoktur; kendi davranışlarımızı, başkalarının bizi nasıl göreceğini düşünerek denetleriz.

Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün duvarında bir söz yazar, “Her gönlün polisi kendi vicdanıdır.” Bu bir yönetim enstrümanı mıdır? Yoksa oto kontrol bilincinin yerleşmesinin enstrümanı mı?

Peki, kimsenin bizi görmediği durumda gerçekten yalnız mıyız?

Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanı, bu soruyu düşünmek için alışılmadık derecede güçlü bir zemin sunar. Robinson, bir adada toplumdan uzak kalır. Onu izleyen bir topluluk, kararlarını değerlendiren bir mahkeme, kurallarını uygulayan bir devlet yoktur. Hayatta kalmak için çalışır, üretir, barınak kurar ve kendi yaşamına bir düzen verir.

Ama onu yalnızca hayatta kalmaya çalışan bir insan olarak okursak hikâyenin en önemli çelişkisini kaçırabiliriz. Robinson’un adası, dışarıdaki dünyanın ortadan kalktığı bir yerdir; fakat Robinson dışarıdaki dünyadan öğrendiklerini yanında taşır. Kendi kendisinin efendisi olur, ancak efendiliğin ne anlama geldiğini, mülkiyetin kime ait olduğunu, hangi insanların kendisiyle eşit sayılacağını ve hangi davranışların kabul edilebilir olduğunu önceden öğrenmiştir.

Belki de adadaki asıl deney, toplumdan kurtulmuş bir insanın ahlakını değil, toplumun ahlakını ne kadar derinden içine yerleştirmiş bir insan olduğunu göstermesidir.

Yalnızlık insanı özgürleştirir mi?

Robinson’un adada kurduğu düzen ilk bakışta özgürlüğün başarısıdır. Kendi zamanını belirler, kendi ihtiyaçlarını karşılar, kendi kurallarını koyar. Başkasının emriyle değil, kendi kararlarıyla hareket eder. Fakat özgürlük yalnızca bir başkasının bize emir vermemesi anlamına geliyorsa, Robinson’un özgür olduğu sonucuna kolayca varabiliriz.

Sorun şu ki insan, kendisine emir veren birinden kurtulabilir ama kendisini yönlendiren nedenlerden bu kadar kolay kurtulamaz.

Spinoza’nın düşüncesi burada rahatsız edici bir ihtimal ortaya koyar: İnsan, kendi davranışlarının nedenlerini bilmediğinde kendisini özgür sanabilir. Bir şeyi kendi isteğimizle yaptığımızı söylememiz, o isteğin nereden geldiğini anladığımız anlamına gelmez. Arzularımızın, korkularımızın ve yargılarımızın nasıl oluştuğunu bilmeden de karar verebiliriz.

Robinson’un adada çalışması, takvim tutması ve yaşamını planlaması, onun kendisini yönetebildiğini gösterir. Fakat neden belirli bir yaşam biçimini doğru bulduğunu ne kadar sorguladığını tek başına göstermez. Robinson, toplumdan uzaklaşmıştır; ama çalışma, sahip olma, din ve insanlara ilişkin değerlerini de terk etmiş midir? Yoksa adada, kendi başına kaldığında bile, eski dünyanın ahlaki alışkanlıklarını sürdürmeye mi devam etmektedir?

Burada Ulus Baker’in özgürlük ve ahlak üzerine düşüncelerinden hareketle bir ayrım yapabiliriz. Ne diyordu Ulus Baker ?

Ahlakiliğin ön şartı özgürlüktür. Eğer bir kurala zorla uyuyorsan , senin dışında bir neden seni uyduruyorsa bir kurala, kural önceden verilmişse ve senin içinde yer etmemişse bu kural, başka bir deyişle bu kuralı sen koymamışsan , kendi davranış kuralını koymuyorsan ahlaki bir varlık değilsin. Çünkü özgür bir varlık değilsin.

Bir kurala uymakla o kuralı kendi düşüncemizin konusu hâline getirmek aynı şey değildir. Kurala yalnızca bize öğretildiği için uyuyorsak, davranışımızın gerekçesini henüz sorgulamamış olabiliriz. Ancak kendi kuralımızı koymak da otomatik olarak ahlaklı olduğumuzu göstermez. İnsan kendi çıkarını korumak için de kurallar koyabilir; hatta başkaları üzerinde egemenlik kurmak için son derece tutarlı bir düzen oluşturabilir.

Yalnızlık bu nedenle bir ahlak laboratuvarı gibidir. Fakat laboratuvarda yalnızca insanın ne yaptığına bakmayız. Aynı zamanda hangi koşullar altında ne yapabildiğini, kendisine hangi izinleri verdiğini ve bu izinleri nasıl gerekçelendirdiğini de inceleriz.

Robinson’un yalnızlığı ona bir iktidar alanı açar: Kendi hayatı üzerinde neredeyse mutlak bir söz hakkı. İlk bakışta bu, özgürlüğün en güçlü biçimidir. Ancak bir insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmasıyla, çevresindeki her şey üzerinde hak sahibi olduğunu düşünmesi arasında ince ama kritik bir sınır vardır.

Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmaya hakkımız olduğu anlamına gelir mi?

Robinson’un mülkiyet anlayışı bu soruyu düşünmek için iyi bir başlangıçtır. Gemi enkazından elde ettiği eşyalar ve paralar, adada kurduğu yaşamın araçlarıdır. Zamanla kendi emeğiyle bir düzen oluşturur; toprağı işler, yiyecek yetiştirir, barınak kurar ve kaynaklarını korur.

Bunların hepsi onun emeğini ve üretkenliğini gösterir. Ancak emek vermek, bir şeye sahip olmak ve o şey üzerinde sınırsız hak sahibi olmak birbirinden farklı meselelerdir.

John Locke’un mülkiyet anlayışında emek, mülkiyet iddiasının önemli dayanaklarından biridir. Fakat buradan, insanın emek verdiği her şey üzerinde sınırsız bir hak elde ettiği sonucu çıkmaz. Mülkiyetin başkalarının haklarıyla ilişkisi de değerlendirilmelidir.

Robinson’un adada kendi emeğiyle bir yaşam kurması, bu yaşamı koruma isteğini anlaşılır kılar. Fakat buradan adanın tamamı üzerinde tartışmasız bir hak sahibi olduğu sonucuna varmak başka bir iddiadır. Bir yerde bulunmak, orayı kullanmak veya orada üretmek, tek başına bütün hakların sahibini belirlemez.

Daha önemlisi, bu sahiplenme mantığının başka insanlarla karşılaşıldığında nasıl işleyeceğidir. Robinson kendi yaşamını yönetme hakkını doğal kabul eder. Peki aynı hakkı başka bir insan için de aynı ölçüde tanıyacak mıdır? Adada sahiplik iddia ettiği toprak ve ürünler konusunda başkalarına da aynı şansı tanıyacak mıdır?

İşte ahlakın gerçek ikilemi burada belirir. İnsan kendi özgürlüğünü savunurken bunu çoğunlukla doğal bir hak olarak görür. Başkasının özgürlüğü kendi planlarına engel olduğunda ise bu özgürlüğün sınırlarını tartışmaya başlayabilir. Kendisi için bağımsızlık olan şey, karşısındaki insan için itaatsizlik; kendisi için düzen olan şey, başkası için boyun eğme hâline gelebilir.

Bu çelişkiyi yalnızca Robinson’a özgü bir sorun olarak görmemek gerekir. İnsanlar kendi davranışlarını açıklarken kullandıkları ölçütleri başkalarına uygulamakta her zaman tutarlı değildir. Kendimiz için koşulların, ihtiyaçların ve niyetlerin önemini vurgularken başkalarını yalnızca eylemleri üzerinden yargılayabiliriz.

Robinson’un yalnızlığı, kendi davranışlarını değerlendiren bir toplumun yokluğunda bu tutarsızlığı fark etmesini zorlaştırabilir. Kendi koyduğu kuralların başkaları için de geçerli olup olmadığını sınayacak eşit bir muhatap yoktur. Böylece kendi düzeni, kendi doğruluğunun kanıtı gibi görünmeye başlayabilir.

Cuma’yı kurtarmak mı, Cuma’nın efendisi olmak mı?

Robinson’un Cuma ile karşılaşması, bu tartışmanın en sert noktasını oluşturur. Robinson, Cuma’yı ölüm tehlikesinden kurtarır. Bu, bir insanın hayatını kurtarmak bakımından değerlidir. Ancak kurtarma eyleminden sonra kurulan ilişkinin niteliği, yapılan iyiliğin kendisinden ayrı olarak değerlendirilmelidir.

Robinson, Cuma’ya adını verir, ona kendi dilini öğretir ve aralarındaki ilişkiyi efendi ile hizmetkâr arasındaki hiyerarşiye yakın bir biçimde düzenler. Cuma, Robinson’un hayatına katılır; fakat ilişkinin koşullarını belirleme gücü esas olarak Robinson’un elindedir. Robinson’un kendi anlatısında Cuma’nın sadakati, bağlılığı ve hizmeti öne çıkar. Cuma’nın bağımsız bir insan olarak ne istediği ise aynı ölçüde belirleyici değildir.

Burada basit ama ağır bir soru var: Bir insanın hayatını kurtarmış olmak, onun üzerinde hak sahibi olmamızı sağlar mı?

Kant’ın insanı hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak görmeme ilkesi bu noktada güçlü bir ölçüt sunar. Cuma, Robinson’un ihtiyaçlarını karşılamak için var olan bir araç değildir. Kendi amaçları, tercihleri ve iradesi olan bir insandır. Robinson’un onu kurtarması, Cuma’nın bağımsızlığını tanıma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Çünkü doğru olanı yapmak belki de koşullardan bağımsızdır.

Kant’a göre ahlakın ölçütü, bir davranışın bize sağlayacağı fayda ya da doğuracağı sonuçlar değil, aklın evrensel bir yasa olarak kabul edebileceği ilkeye uygun biçimde, ödev gereği gerçekleştirilmesidir

Burada asıl çarpıcı olan, Robinson’un kendi özgürlüğünü doğal kabul ederken Cuma’nın özgürlüğünü aynı biçimde ele almamasıdır. Robinson, kendi hayatının efendisi olmayı hak görür. Cuma’yla ilişkisinde ise efendilik, kendi konumunun doğal bir uzantısı gibi görünür.

Böylece romanın ahlaki çelişkisi açığa çıkar: Robinson, kendisi için bağımsızlığı savunurken Cuma için bağımlılığı normalleştirebilir.

Bu noktada yalnızlık artık yalnızca bir insanın tek başına yaşaması değildir. Yalnızlığın Robinson’a sağladığı iktidarın, başka bir insan geldiğinde nasıl kullanıldığıdır. Robinson adadayken kendi hayatının yöneticisidir. Cuma’nın gelişiyle birlikte, aynı zamanda başka bir insanın hayatını yönetme gücüne sahip olur. Peki, bu gücü kullanabilmesi, onu kullanmaya hakkı olduğu anlamına gelir mi?

Bu, yalnızca sömürgecilik tarihine ilişkin bir mesele değildir. İnsanların birbirine yardım ettiği her ilişkide ortaya çıkabilecek bir tehlikedir. Ebeveynin çocuğu, yöneticinin çalışanı, öğretmenin öğrencisi veya bir insanın yardım ettiği başka biri üzerindeki etkisi aynı soruyu gündeme getirebilir: Karşımdaki insanın iyiliğini mi istiyorum, yoksa onun adına karar verme hakkını da kendime mi veriyorum?

İnsan bazen başkasına gerçekten yardım eder ve aynı anda o insan üzerinde gereğinden fazla hak sahibi olduğunu düşünür. İyi niyet, iktidarın kötüye kullanılmasını her zaman engellemez. Hatta bazen iktidar, kendisini iyilik diliyle meşrulaştırır.

Robinson’un hikâyesi bu nedenle yalnızca yalnızlığın ahlakını değil, ahlakın iktidarla ilişkisini de düşündürür. İnsan kendi başına kaldığında kendisine ne kadar özgürlük tanıdığı kadar, başkasının hayatına müdahale etme gücüne kavuştuğunda kendisine hangi sınırları koyduğu da önemlidir.

Başkalarını yargılarken kendimize ne kadar istisna tanıyoruz?

Robinson’un adadaki ahlaki yargıları, insan eti yiyen topluluklarla karşılaşmasıyla bir başka sınava girer. Robinson, bu davranış karşısında dehşete düşer ve onu kabul edilemez bulur. Fakat insanın ahlaki yargısı, kendi güvenli konumundan verdiği kararlarla sınırlı kaldığında kolaydır. Kendisi açlık, korku veya ölüm tehlikesiyle karşılaşsaydı ne yapardı?

Bu sorunun amacı her davranışı mazur göstermek değildir. Bir eylemin nedenlerini anlamak ile onu onaylamak farklıdır. Ancak başkalarının davranışlarını yargılarken kendi koşullarımızın bize sağladığı ayrıcalığı gözden kaçırabiliriz. Başkasının davranışını ahlaksızlık olarak tanımlarken, aynı koşullar altında kendimizin ne yapacağını düşünmekten kaçınabiliriz.

Spinoza’nın yaklaşımı, insan davranışlarını yalnızca kınamakla yetinmememizi hatırlatır. İnsanların ne yaptığını anlamak için onları harekete geçiren nedenleri de incelemeliyiz. Fakat nedenleri anlamak, sorumluluğu ortadan kaldırmak değildir. Ahlaki değerlendirme, hem davranışın koşullarını hem de o davranışın başkaları üzerindeki etkilerini hesaba katmalıdır.

Robinson’un yalnızlığı bu bakımdan kesin bir cevap sunmaz. Yalnızlık, insanın iyi veya kötü olduğunu otomatik olarak ortaya çıkarmaz. Fakat dışarıdan gelen yargının yokluğunda kendi davranışlarımızı hangi ölçütlerle değerlendirdiğimizi sormamıza imkân verir.

Belki de ahlaki tutarlılık, kendimize başkalarına tanımadığımız ayrıcalıkları tanımamaya başladığımız yerde ortaya çıkar. Başkalarının davranışlarını yargılarken kullandığımız ölçütleri kendimize de uygulayabiliyor muyuz? Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda kabul ettiğimiz gerekçeleri, başkalarının çıkarı söz konusu olduğunda da kabul ediyor muyuz?

İnsan, kendisi için bir istisna yaratmakta son derece başarılı olabilir. Kendi korkusunu anlaşılır, başkasının korkusunu zayıflık; kendi sahiplenmesini hak, başkasının sahiplenmesini tehdit; kendi otoritesini düzen, başkasının itirazını itaatsizlik olarak yorumlayabilir.

Ahlak, tam da bu asimetrinin sorgulanmasını gerektirir.

Ahlakın gerçek sınavı

Robinson’un adasından çıkarılabilecek en rahatsız edici sonuç, insanın yalnız kaldığında ahlakını kaybetmesi riski değildir. Daha çok, ahlaklı olduğunu düşündüğü davranışların ne kadarının başkalarının bakışına, ne kadarının kendi çıkarına ve ne kadarının gerçekten savunabildiği ilkelere dayandığını sorgulamak zorunda kalmasıdır.

Kendi düzenini kuran bir insan, bu düzeni hangi gerekçelerle savunabilir? Kendi özgürlüğünü doğal kabul eden biri, başkasının özgürlüğünü hangi hakla sınırlayabilir? İyilik yapan biri, yaptığı iyiliğin karşılığında ne beklemeye hakkı olduğunu nasıl belirleyebilir?

Belki de yalnızlığın ahlakı, insanın kendi kendine kaldığında nasıl biri olduğunu keşfetmesinden ibaret değildir. Yalnızlık, insanın kendisine tanıdığı izinleri görünür kılar. Ancak bu izinlerin ahlaki niteliği, başkasının hayatına dokunduklarında daha açık biçimde ortaya çıkar.

Kimse bizi görmüyorken çöpümüzü yere atmamak, ahlaki bir davranış olabilir. Fakat insanın ahlaki niteliği yalnızca bu tür davranışlarda değil, kimsenin kendisini yargılamayacağını düşündüğü zamanlarda başkasının hakkını nasıl değerlendirdiğinde de belirir. Hele ki o başkasının kendisine karşı koyacak gücü yoksa, insanın ahlaki sınavı daha da ağırlaşır.

Robinson’un adası bize ahlakın yalnızca dışarıdan dayatılan kurallara uymak olmadığını düşündürür. Fakat kendi kurallarını koymak da yeterli değildir. İnsan, kendi özgürlüğünü savunurken başka insanların özgürlüğünü de tanımak zorundadır. Aksi hâlde kendi ahlakını kurduğunu sanırken yalnızca kendi iktidarını kurmuş olabilir.

Ve belki de en zor soru hâlâ başlangıçtaki sorudur: Kimse bizi görmüyorken doğru olanı yapar mıyız?

Buna bir soru daha eklemek gerekir: Kimse bizi yargılayamayacak kadar güçsüz olduğunda, bize karşı koyamayacak kadar bağımlı olduğunda da doğru olanı yapar mıyız?

Yalnızlık, insanın ahlakını bu soruyla karşı karşıya getirir. Ama cevabı, yalnızken kendimiz hakkında ne düşündüğümüzde değil, başkasının özgürlüğü üzerinde söz sahibi olduğumuzda ne yaptığımızda aramak gerekir.

Belki de ahlakın en gerçek sınavı, kimsenin bizi görmediği yer değil; bizi gören, bize muhtaç olan ve bizimle aynı özgürlüğe sahip olduğunu kolayca unutabileceğimiz insanın karşısıdır.

Ahmet Dumlu Ekim 2026 İstanbul